3 Ağustos Pazar

Merhaba, ben Göksu!
Bugün tasarımsız ama tasarıma çıkan bir yolculuğu anlatıyorum. Hem de kendimin bile unuttuğu, izlerken hâlâ bir yabancı çocuğu izliyormuşum gibi hissettiğim bir videoyla.

Bu videoyu daha önce hesabımda kısa bir kesit olarak paylaşmıştım. Arşiv hesabıma atıp, “döner bakarım” demiştim ama… işte yine, her şeyin içinde öyle kaybolmuşum ki, ne videoyu hatırlıyorum ne kendimi.
Şimdi ise beni ben yapan tüm hâllerimi, tüm yolculuklarımı paylaştığım bu hesaba, yaklaşık 20 dakikalık gözlerimi dolduran videodan kesitlerle dönüyorum.
İzledikçe tarif edilemez duygular yaşıyorum. Ama bazen duygular bile otomatik pilota bağlıyor kendini. O yüzden yazmak istedim. Unutmamak için.

Burası Marmaris / İçmeler, Kırlangıç Restaurant.
Eskiden biri “Kimin kızısın?” dediğinde, “Kırlangıç Restaurant Yavuz’un” derdim. Ama itiraf etmeliyim, ördekleri beslediğim kanal dışında neredeyse hiçbir şeyi hatırlamıyorum.

Annemin hiç çocukluk fotoğrafı yok. Belki de bu yüzden, benim 2-3 çekmece dolusu analog makineyle çekilmiş, her hafta Foto Harika’dan çıkarılmış film dolusu fotoğrafım var.
Her geçen gün, yeni bir “ben”le, yeni bir çevreyle, mekânla karşılaşıp “Bu kız ben miyim?” diye şaşırdığım anlar…

Bilenler bilir, 8 ay İrlanda’da yaşadım. 2 ay önce evime döndüm.
Dubai’ye geçmek üzereydim; iş görüşmeleri, belgeler, her şey tamam, sadece uçak bileti bekliyordum.
Sonra bir mail: “Savaş nedeniyle işe alımları durdurduk.”
Planlar çöpe gitti. Yine büyük bir hayal kırıklığı.

Ama o maili alıp “Şimdi ne yapacağım?” dediğim anda bile, içimde başka bir ses “Her şeyin bir sebebi var. Hayat bu kez ne harika planlar yapıyor acaba?” diye fısıldıyordu.
Çünkü hayat hep “Ben planlar yaparken başıma gelenlerdir” diye aktı. Hâlâ öyle.

Fakat bir noktada, yaşadığım mutlu anları fark edemiyor, hayatıma devam edemiyordum.
Spora başladım.
Bana iyi gelen işlere döndüm.
Meditasyona, yazmaya, toprağa, suya…
Her gün bahçeyi sulamanın bana nasıl iyi geldiğini fark ettim.
Dedim ki: “Tamam Göksu, akıştasın!”
Ama sonra bir anda başım dönüyor, “Şimdi bayılacağım, evden çıkmamalıyım” derken buluyorum kendimi. Büyük bir kaygı döngüsüne girdim.

İlk panik atağımı İrlanda’da, Nisan ayında yaşadım.
Terapiler yüzeysel olarak rahatlattı belki ama… eve, konfor alanıma dönmeme rağmen hâlâ küçük ataklar yaşıyordum.
Demek ki hâlâ çözemediğim, barışamadığım şeyler vardı.
Ve bir gün —artık çok sinirlenmiştim— “Tamam ulan!” dedim.
İşi gücü her şeyi bırakıyorum.
Bu lanet süreç bitecek.
Ben belki ben olacağım.

Şansıma Ayşe Tolga 21 günlük bir yayın başlattı. Sinan Canan’ı izlemeye başladım.
Ruh–beden–zihin ilişkisi nedir?
“Evet, enerjiye inanıyorum ama bu nasıl bir şey?” diye sorguladım.
Budizm’e zaten meraklıydım.
Okudukça, inandığım şeyin sadece “inanç” değil, bilimsel olarak da desteklendiğini gördüm.
Bu beni daha da heyecanlandırdı.

 

Ve bugün, 3 Ağustos 16:25.
Kaygısızım, korkusuzum.
Eski yaşam enerjime kavuşmuş haldeyim.
Güne heyecanla başlıyorum.
Hayatın eksiklerine değil, güzelliklerine odaklanıyorum.
Belki kendimin bilmem kaçıncı versiyonunu yarattım. Ve evet, buradayım.

Hepimizin zor zamanları var.
Yalnız olmadığımı biliyorum.
Bu yazıyı, defterlerime yazdığım onca sayfadan süzüp buraya aktarıyorum.
Kısaltılmış hali bu — ama amacı net:
Duyguları unutmayayım.
Çıkamayacak sandığım o dipsiz depresyonun, içimdeki savaşın, bedenimdeki yansımasının bir zamanlar beni ne kadar korkuttuğunu unutmayayım.
Ve şimdi kocaman bir nefes alabiliyorum.

Ben, ülkesine âşık, özgür ruhlu biriyim.
Her gün yaşanan yangınlara, kadın cinayetlerine, düşünceyi bile suç sayan bu sisteme rağmen…
İyi hissediyorum.
Ve biliyorum ki, kendimizle ilgilenip “iyi hissetmeyi” başardıkça, hayat bizi o eski “prime” zamanlarımızdan bile daha ileri taşır.

“Neymiş bu video?” dersen, sadece 3 yaş doğum günüm için çekilmiş bir kaset.
Ama sadece “Aa bu ben miyim?” değil mesele.
O masada yan yana oturanlar:
Ukraynalı anneannem, beş vakit namaz kılan babaannem…
Belki şimdi yolda görsem tanımayacağım bir “yenge”…
Ve hayatı anında ama kendine hiç bakmadan yaşayan Ziya amcam.
Cep telefonunun olmadığı, fasılların, tüplü televizyonların olduğu o saf zamanlar.

Evet, bu sadece birkaç dakikalık bir video.
Arkasında binlerce bilinmeyen sorunla birlikte.

Ama tek bir gerçek var:
Ben andayım.

Babam ne yaşıyor, o masadakiler ne hissediyor bilmiyorum.
Ama ben orada, insanlara bakıp gülümsüyorum.
Dans etmeyi bilmeden dans ediyorum.
Kendim oluyorum.

“O zaman çocuktun, şimdi yetişkinsin” diyorsan…
“Şimdi telefon var, her şey değişti” diyorsan…
Emin ol, yine burada değilsin.
Ben terapide çocukluk anılarımı soran psikoloğa “O çocuk kim bilmiyorum” derken…
Kemoterapi, radyoterapi bitti deyip Avrupa turuna çıkarken…
Bir gün Dublin’de otobüs beklerken, “Kalp krizi geçiriyorum!” diye panikle yerime yığıldım.
“Bu da geçti” deyip geçiştirdim.
Ama dört ay sonra ruhumu tamamen kaybetmiş haldeydim.

Konuşacak çok şey var.
Yazılacak çok hikâye.
Ama bunu “Aa bu kıza bak, neler yaşamış” dedirtmek için yazmıyorum.
“Ben yaptım, sen de yaparsın.
Bekleme.
Sorunlarını fark et, yüzleş, çöz.”
demek için yazıyorum.

Beynimiz bir şirketin yöneticisi gibi.
Ne söylersen, departmanlara onu iletiyor.
Ama şirketin sahibi kalp.
Ve senin kalbin ne söylüyor?

Başka birinin kalbi başka şey yapıyor diye değil, “Ben bu şirketi neden kurdum?” diyeceğin bir hayat kur.
İyi ki varım.
İyi ki varsın.
İyi ki varız.

Bütün hayallerimiz gerçek oldu oldu olduuu!